Bilimin tarihini, özellikle de psikiyatri geçmişini ele aldığımızda, insanların tarih boyunca, herhangi bir rahatsızlık için en önce mistik birtakım çareler aradıkları ve çözüm bulamadıkları hastalıkları kötü ruhlarla (cinlerle) ilişkilendirdikleri görülmektedir. Bu, hemen her kültürde aynı şekilde gelişmiştir.

Şamanist Türklerde, saman hekimler, tedavi esnasında kendisine yardımcı olacak cinleri birtakım şiirsel ifadelerle çağırır, içinde bulunan koruyucu cinle, iyi ruhla bağlantı kurar, bu iyi cin vasıtasıyla hastalığın nedenini öğrenir, hastanın bedenini bırakıp giden aslolan ruhun nerede ve ne durumda olduğunu araştırırmış. Gene Şaman, kendi buyruğu altında bulunan çeşitli cinler yardımıyla hastalık meydana getiren kötü cinleri kovar ve hastanın bedenini bırakıp giden asıl ruhu bularak tekrar hastanın bedenine dönmesini sağlardı. Saman son olarak yardımları için cinlere teşekkür ederek tedavisini bitirirdi.

yine Yusuf has Hacip tarafından 1068’de yazımı tamamlanan “Kutadgu Bilig” adlı manzum eserde, bedenî ve ruhsal hastalıklara, bu tarz şeylerin tedavisine de yer verilmiş, hastalıkları ilaçla tedavi eden hekimlerin yanında, eski Türk toplumlarında yer alan ve büyü icra eden, kötü cinleri, ruhları, şeytanları kovan, Gök Tanrı’yla bağlantı kuran büyücülerin bulunduğu ve bu tarz şeylerin “efsuncu” adıyla tanındıkları belirtilmiştir.

Akıl hastalıklarının cinlerle ilişkilendirilmesi, tarih süresince çok yaygın olarak benimsenmiş bir durumdur. Gerçekten de deli olarak vasıflandırılan ya da akıl ve ruh sağlığını kaybetmiş olan kimselere “mecnun” şu demek oluyor ki cinlen mis denmesi de bunun en güzel örneğidir. Burada “cinlenmiş” ifadesi, cinlerle ilgili sık kullanılan bir ifadeyi “içine cin girme”, “cinlerin musallat olması” yahut “obsesyon” deyimlerine karşılık gelmektedir ki, meydana getirilen kaynak araştırmalarında cinlerin en sık belirtilen vasfının insanoğlunun vücuduna girebilmesi olduğu görülmektedir. Buradaki obsesyon kelimesi, psikiyatrideki takıntıları belirten obsesyon teriminden farklı anlama sahiptir. Gerçekten de burada obsesyon, Arapça tabiriyle ” tasallut” (musallat olma) anlamına gelmektedir. Yani cin şeklinde ruhsal varlıkların insan bedenine uzaktan ya da yakından, hatta içine girerek çeşitli derecelerde insana hükmetmesi, ona etkide bulunması anlamındadır.

Cinlerin insan bedenine girerek hastalıklara neden olması anlayışı, eski Türklerden başka neredeyse her kavimde karşılaşılan bir anlayıştır. şimal Afrika ve Ortadoğu, Avrupa ve ABD, Çin, Japonya ve Asya gibi bir çok coğrafyada bir halde cin ve cinlerin niçin oldukları hastalıklar anlayışı bulunmaktadır. Örneğin şimal Fas’ta cinlerin niçin olduğu hastalıklar “tütsü büyüsü” de denilen yazılı bir büyüyle tedavi edilmekteydi.

Eski Mısırlılar da hayatlarının her alanına cin korkusunu yaymışlardır. Örneğin Mısır’da yaşayan biri sıvı bir şeyi yere dökecekse hemen “destûr” (müsaade) veya “destûr yâ mubârekîn” (müsaade ey azizler) diyerek cinleri ihtarr, çünkü ansızın meydana getirilen bu isten cinlere zarar gelirse yerdeki ifritlerin intikam alabileceklerinden korkulurdu.[6]

yine cenup Arabistan tasavvurlarına göre cinler, ahırlardaki atları huzursuz ederler, köpekler nedensiz yere sokaklarda kavgayı teşvik ederler, ineklerin kuyruklarına diken batırırlar yumurtlayan tavukların altlarındaki yumurtaları kırarlar. Öfkelendirilen cinler düşmanlarını genellikle hasta eder ya da mecnun yaparlar. Hatta cinler, bebekleri kaçırıp kendi göğüslerinde emzirirler. Bu çocuklar da genelde çirkin ve yaramaz olurlar.

İlkel dönemlerde insanoğluın ruhlara inandıkları ve birçok ilkel kültürde, “çalılık ruhu” (bush spirit) kavramı olduğu görülür. Bu kavrama nazaran kişiler kendileriyle bir olduklarını düşündükleri bir ruhun öteki konağı olan canlıya yapılan bir girişimi aynen kendi bedenlerinde hissedebilirler. Vodoo inancında olan budur. Burada ruhun sembolik bir cisme tutsak edilmesi ve o cisme birey için arzu edilen kötülüğün yapılarak, hedeflenen bireylere, hatta aynı ruha bağlı olan bütün canlılara ulaştırılması
mümkündür.

İlkel kabilelerin bazı kimselerin kendi iradeleri dışında uygun olmayan hareketlerde bulunmaları ve bir kısmının da yapmış oldukları hareketleri hatırlamamaları ruhun o sırada olmayışı yahut başka bir ruhun bedene girmiş olmasıyla açıklanmaktaydı. Gerçekten de bu sırada kişi kendi vaziyet ve tutumuna aykırı davranışlar gösterdiğine gore, ya ruhu tarafınca terk edilmiş olan gövde kendi basına kalıp bağımsız hareket etmekte yahut içine giren ruhla bedeni ve kendi ruhu arasında bir çatışma ortaya çıkmaktadır.

Cin gibi ruhsal varlıkların insan vücudunda yasaması anlamına da gelen tasalluta olan inanç, antik döneme kadar uzanmaktadır. Bu mevzunun kapsamı içine sokulan patolojik fenomenler, çakımızda sara, epilepsi, nevroz, histeri ve psikoz gibi hastalıklara tekabül etmektedir.

yine Kongo Irmağı aşağı kıyılarında yaşayan Mayonbe kabilesine gore epilepsi, ” Mukuani” ve ” Makumi” adlı ruhların verdiği bir cezadır. Bu ruhlar, suçlu buldukları kişiye ” Ndoki” adlı ruhu gönderirler. O bireyin gözleri önünde bir sis belirir; o süre kişi ağacın tepesinden ya da yüksek bir yerden düşer. Çare ruhların dışarı çıkarılmasıdır. öteki bir yöntem ise doğada bağlarımsız olarak dolasan arkadaş ve iyi ruhların yardıma çağrılmasıdır.

Batı literatüründe özellikle de Hıristiyan teolojisinde cinlerin insan bedenine girmesi konusu üstünde önemle durulmuştur. Bu konuda batı dillerinde “obsesyon” veya “exorsizm” isimlerini taşıyan baslıklar altında detaylı şekilde inceleyen çok önemli kitaplar olduğu bilinmektedir.

İncil’de cin girme olaylarından sıkça bahsedilmektedir.[13] Cinlerin insan bedenine girdiklerine olan inanç, Doğu ve Batı’da eskilere dayanmaktadır. Batı kaynaklarındaki genel kanıya göre hekimlik karsısında tanımlanamayan hastalıklar, genellikle hiçbir ilaç ve tedaviye cevap vermez. Bu vaziyet içine cin girmiş olduğu şüphesini
artırmaktadır. Bu durumdaki hastalara aslabir tabip faydalı olamaz. Bu hastanın iyilesmesi için bir “eksorsist”e (cin çıkarıcı) götürülmelidir. Eksorsizm ise Tanrı’ya yakarış kanalıyla cin yahut şeytanların kovulması ameliyesidir.

Ortaçağ Avrupası’nda ruhsal rahatsızlıklar bedene girmiş olan şeytânî (satanik) yada cinnî (demonik) güçlerin eseri ve cadılık olarak telakki ediliyordu. Bunun en güzel örneği 1487’de Dominiken rahibi Henrich Institoris ve yine Dominiken olan Jacob Sprenger’in Salzburg’da “Cadı Çekici” (Malleus Malleficarum) adıyla yazdıkları kitaptır. Bu kitap, Papa 8. Innosent’in 1484’te yayımladığı, cadıların cezalandırılması zorunluluğuna ilişkin tavrı destekliyordu. Bu kitabın 3. Bölümü, 17. Yüzyılın sonuna kadar tüm Avrupa’da bir ceza yasası şeklinde etkin olmuştu. Bu kitap, bugün bilinen her türlü psikiyatrik bozukluğa ilişkin emareleri, bedene girmiş şeytan ya da cinlerin eseri olarak değerlendiriyor, şeytanla ferdin kurmuş oldukları anlaşmanın ortaya çıkarılması için her türlü işkence yöntemini kabul ediyor, sonunda ceza olarak da ateşte yakılma hükmünü içeriyordu.

İslâm kültüründe de cinlerin insan bedenine girebileceği ve birtakım ruhsal ve bedenî hastalıklara niçin olabilecekleri anlayışı bulunmaktadır. Gerçekten de Mu’tezileden bir grup hariç olmak üzere, Ebu’l-Hasan el-Es’arî’ye göre ve Ehl-i Sünnet ve’l-toplum, cinlerin insan bedenine girerek sara hastalığına neden olabileceğini ileri süre gelmişlerdir. Buna gore cinlerin bedene girmesine ve insana etkide bulunabilmesinin varlığına kanıt olan Kurânî delil Bakara Sûresinin 275. âyetidir. Mealen “Faiz yiyen kimseler, kendisine seytan çarpmıs olan iyi mi kalkarsa, mezarlarından öylece kalkarlar” buyrulan ayette şeytanın insan ruhuna, düşüncelerine hatta bedenine etki edebileceğine kanıt olarak düşünülmektedir. Gene şeytanın insana tasallut olması anlamına gelen vesvesenin varlığı da Kurân’da Nâs sûresinde anlatılmaktadır. Gene cinlerin insan bedenine girebilecegi yönündeki bir hadis [16] de cinlerin insan bedenine girebileceğinin hadisten delili olarak öne sürülmektedir.

Toplumlarda akıl ve ruh hastalıklarının görünmeyen varlıklar tarafınca meydana getirilmiş olduğu anlayışı, yakın zamana kadar etkisini sürdürmüştür. Hatta bugün bile bu anlayışa sahip kimseler bulunmaktadır. Bu telakki tarihsel süreçte korunsa da önceleri cin çıkarma törenleri ağırlıklı tedavi yöntemleri, yerini gittikçe farklılaşan tedavi yöntemlerine bırakmıştır. Hakkaten de özellikle Türkler için konuşmak gerekirse M.S. 840–1244 senelerı içinde Karahanlılar döneminde hastanelerde ruh hastaları için bağımsız mekânlar yapılmaya başlanmış bu hastaneler Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerine kadar yapılmaya devam etmiştir. Bu sifahanelerin içinde de mutlaka mecnunlar (cinlenmişler) için bölgeler ayrılmış, hatta ” darül-mecanin” adında olan bağımsız binalar da yapılmıstır.

Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu’da ve İstanbul’da ruh ve sinir hastaları darüşşifaların kapsamı içinde bulunan Bimarhanelerde bakılıp tedavi edildikleri gibi, çeşitli mezheplere, tarikatlara bağlı tekkelerde, şeyhler tarafınca da tedavi edilirdi. Bu mekânların en önemlilerinden biri de Karacaahmet’tir.[18] Söylentilere bakılırsa, tabip olan ve halk arasında ermiş olarak kabul edilen Karacaahmet’in kurduğu tedavi ocaklarında ruh ve sinir hastalarına da tedaviler uygulanırmış. Buna nazaran, ocaklara getirilen hasta, bağırıp çağırır, taşkınlık belirtileri gösterirse ocağa kabul edilir, donuk, durgun, ilgisiz ve sessizse geri çevrilirmiş. Ocağa önde gelen hasta önce bağlanır, geceyi kapalı, karanlık bir hücrede kendi basına geçirir, sabah ocak şeyhi veya desteksı tarafınca durumu değerlendirilirmiş. Hastaya da tedavi süresince ” cüher” adı verilen toz haline getirilerek suda eritilip süzülen bir ilaç içirilir, ağır yiyecek ve et verilmez, sebze, tuzsuz ekmek, çorba ve su ile beslenirmis280.

Sonuç olarak örneklerde de görüleceği benzer biçimde mecnunların, bugünkü tabirle ileri derecedeki ruh ve sinir hastalarının tedavileri, giderek gelişmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Ek olarak geçmişe doğru gidildikçe ruh ve sinir hastalıklarının cinlerle ve fizikötesi varlıklarla ilişkilendirilmesi artmakta, günümüze yaklaştıkça azalmakta hatta modern tedavi usulleri içinde bu tip bir düşünce sıfırlanmaktadır.

Modern Süreçte Ruh Sağlığı ve Cin Kavramı

Psikiyatride başat kanaat, cinlerin var olmadığı ve cin görmüş olduğunü ya da kendisine cinlerin musallat bulunduğunu iddia eden insanoğluın anormal olduğu seklindedir. Buna göre cin gördüğünü yahut cinlerin çeşitli kılıklarda görünmüş olduğunü söyleyenler ruhsal bir problem yasamaktadır.[19] Fakat bu anormalligin psikolojik ölçütleri, semptomları nedir, sınırları ne olmalıdır? Sorusu bu konudaki en önemli soru olarak karsımıza çıkmaktadır.

Psikiyatri alanında bir kişinin normal olup olmadığına çoğu zaman hezeyanıyla hükmedilmektedir. Kişide görülen hezeyan veya saçma düşünce (délire, delusion) önemli bir ruhsal bozukluğu ortaya koymaktadır.

konumuz açısından mistik hezeyanlar, cinlere inançla yakından alâkalı bir husus olmakla birlikte, cinlere inancın psikopatlojisini tümüyle kapsamamaktadır. Fakat mistik hezeyanlar cinler ve psikopatolojik semptomlar mevzu bahis olduğunda fazlaca önemli ve mutlaka değinilmesi gereken bir konu olmaktadır. Gerçekten de birçok mistik hezeyanda, görünmeyen varlıkların tasallutu, vücudunda dolaşmaları, kendilerini kontrol ettiği, kulağına bazı seslerin geldiği benzer biçimde şikâyetler yer almıştır ki bunların birbir çok hastalar tarafından fizikötesi varlıklarla ilişkilendirilmektedir.

Hezeyan, klinik tanımlamaya göre “gerçege uygun olmayan fikirleri kişinin doğru zannetmesi hâli” olarak tanımlanmaktadır.[22] ek olarak “dikkatin kolayca dağılması ve yeni dışsal uyarıcılara yönlendirilememesi, zihin kabul edenıklığı, şaşkınlık, süre ve mekân bağlamında yönelim kaybı, hafıza sorunları, düzensiz-tutarsız düşünme ve konuşma, algısal bozukluklar (yanılsamalar ve sanrılar), kuruntu, heyecan, belirgin hiperaktivite, özerk sinir sisteminde aşırı etkinlik, huzursuzluk, uyku bozukluğu gibi semptomlarla kendini gösteren ruhsal bozukluk” olarak da tanım edilmektedir. Tam bu noktada karsımıza fikirlerin garipliği ve gerçeğe uymaması şeklinde mevzuların belirlenmesinde neyin ölçü olduğu problemi çıkmaktadır. Bu mevzu bu isin biraz felsefî tarafını teşkil ediyorsa da mistik hezeyanlar gibi karmaşa bir mevzuda kendini daha da hissettirmektedir.

Hezeyanların zenginliği ve çeşitliliği karsısında, primitif inançların mantıkî tutarlılığı bir yana, büyük dinlerin çok dağınık mezhep ve tarikatlarının değişik inanç yorumları, anlayışları ve uygulamaları içinde bazılarına velî bazılarına deli denmesi hakkaten anlam kazanmaktadır. Burada temel olan ölçü, deliyle veli arasındaki ayrımı belirlemektedir. Fakat burada özellikle mistik hezeyan belirtilerini düzgüsel dînî inançtan ayırabilmek için söz konusu ifadelerin sözü edilen din içerisinde ne kadar doğru ve tutarlı olup olmadığı, hastanın eğitim seviyesiyle örtüşüp örtüşmediği, hastanın içgörüsü, yaşam standardını etkileyip etkilemediği, fizyolojik herhangi bir bozukluk olup olmadığı şeklinde farklı cephelerden alacağımız verilere bakılmalı ve bu veriler bir bütmeşhurk içerisinde değerlendirilmelidir. Esasen günümüzde yapılmaya çalışılan da genellikle budur.

İnsanların inanç ve düşünce zenginlikleri dikkate alındığında hezeyanlar son derece zengin ve çeşitli olmaktadır. Öyle ki bu hezeyanlar, kişinin ruh hâline, önceki yaşantılarına, eğilimlerine, kültür ve terbiye seviyesine, sosyal çevreye, dönemin ideolojilerine, dinî cereyanlara, bilimsel bulgulara, fikrî gelişmelere, gmeşhurk uğraşılara vb. Konulara göre değişecektir. Her durumda bir düşünce hezeyan hâline dönebilir. Bu mevzuda bir sınır yoktur. Çünkü her fikir olağan seyrinden sapabilir.
Hezeyan Çeşitleri

Hezeyanların farklı çeşitleri bulunmaktadır. Hezeyanların patojenileri için bir dereceye kadar uygun bir zemin düşünülse de özellikle kronik hezeyanları ve özellikle bunların maksimum toplandıkları paranoya için bir ” paranoid yapı” (konstitüsyon) bahis konusudur. Ayrıca hezeyanları; kendini büyük görme, perseküsyon hezeyanları, ” aşk hezeyanı” (erotomania), ” mistik hezeyan” (religious delusion), ” buluş ve keşif hezeyanı” (delusion of invention), ” küçüklük hezeyanı” (delusion of micromania), ” kendini suçlama-itham hezeyanı” (delusion of self accusation), ” hipokondriyak hezeyanlar” (hypochondriacal delusion), ” büyük kabahatluluk hezeyanı” (delusion of guilt), ” ölmezlik hezeyanı” (delusion of eternity), metabolik hezeyanlar, kıskançlık hezeyanı, dava-hak iddiası hezeyanı, ” tesir hezeyanı” (delusion of control), ” rüya hâli hezeyanları” (delusion of dream), sanrı hezeyanları ve imgelem hezeyanları (delusion of imagination) olarak da sayabiliriz.

Hezeyanlar genel olarak, güvensiz ya da özgüveni düşük kimselerde görülmektedir. Ek olarak sikloid, emotif yapıları bulunanlarda, kimi enfeksiyonlar, alkol ve toksik maddeler, kafa travmaları, kimi organik biyolojik ve hümoral ya da hormonal nedenler hezeyana etkili olabilmektedir. Gene ölçüsüz ve taşkın muhayyile, her şeyi yorumlama ve durmadan nedenler arama eğilimi, çeşitli tutkular, tatminsizlikler, çeşitli islerde ya da mesleğinde haksızlığa uğramış olma, sevdiği bir yakınını kaybetme, erken yaslardaki refulman ve kompleksler, aşağılık ve günahkârlık duyguları, çeşitli ruhsal sarsıntılar kişiye ve zamana göre hezeyanların şekillenmesinde son derece rol oynamaktadır.

Dînî (mistik) hezeyanların etyolojisinin ve patojenisinin iyi anlaşılabilmesi için dînî obsesyonların iyi bilinmesi gerekmektedir. Hakikaten de dinî obsesyonla dinî hezeyan birbirinden farklı konulardır. Obsesyonlarda hasta, aklından atamadığı ve onu her zaman işgâl eden fikir, duygu ve korkuların saçmalığının ve anlamsızlığının farkındadır. Bu yüzden de obsesyon hezeyandan ayrılmaktadır. Hakkaten de hezeyanda hasta durumunun bilincinde değildir. Kesin bir kanaat bulunmaktadır. Kısaca içgörü sıfırdır. Yine obsesyonda muhakeme kusuru yoktur. Buna karşılık hezeyan hâli bir muhakeme kusuru, şu demek oluyor ki bir fikir bozukluğudur.

Mistik obsesyonlar oldukça geniş ve farklı bir konu olduğundan, konumuzu da sınırlamak mecburiyetimizden dolayı bu konuya girilmeyecektir. Fakat mistik obsesyonlarla mistik hezeyanlar arasındaki ilişkiyi ve farkı anlayabilmek için mistik obsesyonlarla ilgili bir 2 şey söylemek icap etmektedir.

Mistik obsesyonlarda hastanın beynine dînî içerikli düşünceler hücum etmektedir. Ölümün ötesinde ne var? Niçin insanlar acı çekerler? İnsanın bir ruhu var mıdır? Ruhun mahiyeti nedir? Yaşam Nedir? Tanrı nedir? Kader nedir? Gibi çok farklı dinî içerikli sorular bunlara örnek verilebilir. Bu sorular hastanın olağan düşüncelerine ve kültür seviyesine nazaran değişebilir. Dini vesvese de denilen bu hâller, fizikötesi obsesyonlara, musallat fikirlere yakındır. Burada hasta fena itiraflarda bulunmak, mukaddes mekanları ve kişileri fenalemek gibi durumlardan çekinir ve korkar. Özellikle ergenlik döneminde bu hâller çok görülmektedir. Aynı şekilde bir adak adayıp adağı olduğu hâlde adağını yerine getirmediği taktirde cezalandırılacağı korkusu da bir grup obsesyonlara neden olabilmektedir. Gene dinî obsesyon çeşitleri arasında kimi mistik tabiatlı olanlarla kimi persekütelerde koruyucu donanım (muska, tılsım benzer biçimde) bulundurma hâllerinin görülebileceğini belirtmek gerekmektedir. Burada sunu belirtmek gerekir ki bu tip obsesyonlar ilerlediği takdirde dînî hezeyanlara dönüşme olasılığı bulunmaktadır.

Dînî içerikli anormal davranışlar arasında dînî içerikli histeriyi de saymak gerek. Örneğin mevlit okunurken kadınlardan birinin baygınlık geçirmesi, onu taklitle birbiri arkasından bes on tanesinin bağırması, ağlaması, çırpınarak yerlerde yuvarlanması, dönen dervişlerin (donma) dedikleri (catalepsie hysterique) hâline geçişleri buna örnek verilebilir. Burada kimi histeriklerin hezeyan benzeri emareler ve davranışlar gösterdiğini belirtmek gerek. Bu gibilerde bilinçdışı bayılmalar hakiki vecd hâli değildir. Daha çok çevreye ait ve deruni bir telkinin etkisiyle yarı hipnotik bir hâldir. Dini histerikler çeşitli manzaralar arasında çok kere sehvânî hisler de duyarlar.

Hezeyanların bir kısmı doğrudan doğruya benliği ve kişiliği, bazıları çeşitli duyguları yahut tümüyle zekâyı, bir kısmı da benliğin toplumsal çevreyle olan ilişkilerini ilgilendirmektedir.[27] Hastanın hezeyana karsı gösterdiği sebat, açıklama ve iddia derecesi göz önünde bulundurularak, söz mevzusu hezeyanlar, dizgesel ve sistematik olmayan seklinde sınıflandırılır. Bu hezeyanlar zaman zaman geçmişle ilgili, bazen şimdi ya da gelecekle veya hepsiyle beraber ortaya çıkabilmektedir.

Hezeyanlarla ilgili olarak sayılan tüm bunlara ek olarak ve belki de sonuç olarak şuraya varmak gerekir ki mistik hezeyanlar hezeyanların kuvvetli ve yaygın bir türüdür ve mistik hezeyanlara öteki hezeyanlar içinde de rastlamak mümkün olabilmektedir. Örneğin melankolik delirlerde dinî suçluluk, mukaddesata karşı söz veya fiille sövgü, allah tarafınca lânetlenmiş ve aden’ten kovulmuş olmak şeklinde hezeyanlara rastlanabilmektedir. Aynı şekilde hipokondriyak ve matabolik hezeyanlarda, vücuduna şeytanın sahip olması, deccal hâline gelme; perseküsyon hezeyanlarında, cehenneme ilişik kuvvetlerin atak etmesi, semavî kuvvetlerin savunması; büyüklük hezeyanlarında, ferdin kendini peygamber, papa, Mehdi, İsa Mesih, din kurucusu ve tanrı zannettiği hezeyanları
görülebilmektedir.

Sonuç itibariyle dinî yahut mistik hezeyanlar cinlerle ilgili anormal durumlar incelendiğinde oldukca yaygın bir hezeyan türü olarak karsımıza çıkmaktadır. Müstakil bir hezeyan çeşidi olan dînî (mistik) hezeyanları 2 kısma ayırabiliriz. Bunlar; mistik perseküsyon hezeyanı ve mistik gurur ve büyüklük hezeyanıdır. Mistik perseküsyon hezeyanında hasta, kötü ruhlar ve şeytan tarafından takip edildiğini, içten ve dıştan bu tarz şeylerin tesiri altında olduğunu sanmaktadır. Dînî büyüklük hezeyanındaysa hasta, kendisini dînî bakımdan büyük ve önemli bir kişilik olarak görmektedir. Bu sayılan hezeyanlar tipik perseküte ve büyüklük hezeyanlarıdır. Bunların dışında, sayıklama olmadan, hak iddiasında bulunan, sabit ve kısıtlı hezeyanlı, muhakemeli ve dejenere megalomanlar ve mağdur olduğu fikrine kapılanlar vardır. Bunlar muhakemeli ve dejenere mistiklerdir. Bunlar içinde allah adına bir kilise veya devlet büyüğünü, yahut bir kralı öldüren politik veya dînî mistikler bulunmaktadır.

Hezeyanların bu kadar çeşitli olması şüphesiz mistik hezeyanları da etkilemektedir. Öyleyse burada, dînî olanla olmayanı birbirinden neyin ayırdığı? Sorusu sorulabilir. Burada bir tecrübeye ya da hezeyana dînî nitelik kazanmıştırran şeyin yaşanan tecrübenin taşıdığı temel unsurla ilgili bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü belli ruh hâli, ancak dînî bir niyet ve yöneliş içerisinde oluşmuşsa “dînî” olarak değer kazanır. Ya da daha özel anlamda söyleyecek olursak, hezeyanlarda dînî bir unsur varsa buna dînî hezeyan ya da mistik hezeyan denmektedir.
Kaynaklar

Ali Babaoğlu, “Psikiyatri zamanı”, Okuyan Us Yayınları, İstanbul 2002

Konu ile Alakalı Arama Sorguları:

  • cinler psikiyatri